Her gün 18 Mart! Her yer Çanakkale..
GEÇİLMEYEN KALE, ÇANAKKALE
Çanakkale'de 1915 yılında yaşanan savaşlarda Türk askerinin kahramanlığıyla elde edilen zaferin gerçekleri yabancı kaynaklarda hep saklandı. İtilaf kuvvetleri, çok geniş bir destekle bombardıman yaptıkları halde, Çanakkale kent merkezinin 13 kilometre güneyindeki Soğanlıdere-Dardanos hattına bile yaklaşamadılar - Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Esenkaya, 1915 yılında yaşanan savaşlarda, Türk askerinin kahramanlığıyla elde edilen zaferin gerçekleri, İngilizce yazılan pek çok yabancı kaynakta hep saklandığını söyledi. - Yrd. Doç. Dr. Esenkaya, 34 gün içinde toplam 35 bombardıman yapan itilaf kuvvetlerinin Çanakkale kent merkezinin 13 kilometre güneyindeki Soğanlıdere-Dardanos hattına bile yaklaşamadıklarını kaydetti. - Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) İktisadi İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. İbrahim Güran Yumuşak'ın derlediği bilgiye göre; bazı kaynaklarda 150 bin, bazılarında 300 bin Türk askerinin şehit olduğu Çanakkale Savaşı'nda en fazla şehit veren il 3 bin 274 kişi ile Bursa. - Bursa'yı sırasıyla Balıkesir, Konya, Kastamonu ve Denizli izliyor. 2 bin 258 Denizlili şehidin 279'unun adı Mehmet, 203'ünün Ali, 132'sinin Hüseyin. Denizlili şehitlerin yüzde 26'sı 16-25 yaş arasında.
Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;
‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.
Asım’ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
Mehmet Akif Ersoy